Ana içeriğe atla

Kurabiyenin Tatlı Kokusu

 Hiç kurabiye yaptın mı? Çok zor ve dikkat isteyen bir iştir. Güldüğünü hissedebiliyorum. Ama şaka yapmıyorum. Kurabiye yapmak zordur. Bütün benliğini kurabiyeye hazırlaman gerekir. Beynin ve bedenin bir uyum içinde olmalı. Kurabiye yaptığının bilincinde olmalısın. Hazır ölçülerle sıyrılamazsın. Gerektiği kadar un koymalısın. Hamuru yoğururken beş duyu organın açık olmalı. İlk önce şekerle yumurtayı çırpmazsan şeker karışmaz. Unu az koyarsan dağılır, fazla koyarsan kırılır. Unun ölçüsünü tam olarak anlamak için bir elinin temiz olması lazım. Eğer hamurlu elinle anlamaya çalışırsan sürekli eline yapışır. Unu az zannedersin ama ölçüyü bozan senin elin ve acelendir. Sabırla yoğurman gerekir. Yoksa malzemeler bir bütün olmaz. Piştiğini anlamak için sürekli fırını kontrol etmelisin. Kaşla göz arasında yanabilir. Bu kadar zor olmasına rağmen eğer sonuca değil de kurabiye yaptığın ana odaklanırsan hayatının en güzel terapilerinden birini yaşarsın. Tıpkı hayatımız gibi...

 Evet doğru okudun kurabiye yapmak ve yaşamak aslında çok benzer. Eğer yaşadığımız anın tadını çıkarmak istiyorsak tıpkı kurabiyedeki gibi beynimiz ve bedenimiz bir olmalı. Ellerimiz temiz olmalı. Gözümüz açık olmalı. Ama en önemlisi... Sonucu düşünmemeliyiz. Çünkü sonucu düşünmekten kurabiyeye odaklanamayız. "Ee sonuç kötü olursa; emeklerim, malzemelerim boşa giderse ne olacak?" dediğini duyar gibiyim. İşte gizli malzememi veriyorum hazır mısın? Sonucu Rabbine bırakmak... En sevdiğim malzeme... İşe O'na güvenerek başlarsan o seni yarı yolda bırakmaz. Sen sırtını ona dayarsan O sana hissettirir ölçülerin tam olup olmadığını. Bir mucize olmuş gibi hissedersin piştiğini. Hatta inanır mısın, bazen yanmış gibi görünse de sana lezzetli gelir. Yanık kurabiyenin bile keyfini çıkarabilirsin O'nunla. İnanmıyorsan dene. Başla işe onun adıyla. Sonucu düşünmeden. Hissedeceksin kurabiyenin o tatlı kokusunu...

                                                                                     -Beyaz Gül-

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ölü Gelin

 Victor kararsızdı. Hep olduğu gibi her şeyi birbirine karıştırmıştı. Bir yanda ölü gelin, bir yanda müstakbel gelin… Bir yanda müzikle anlaşabildiği Emily, diğer yanda gözleriyle âşık olduğu Victoria… Victoria taze bir çiçekti. Güzelliğiyle, masumiyetiyle dikenlerin arasında bir güldü. Emily ise ansızın hayatına girip güzelleştiren bir kelebek…  Victor başta istememişti Emily’yi. Bir anda konmuştu omzuna. Ama onun müziğini, kalbini görmüştü. İşlerin karışmasıyla kelebeğe doğru giderken buldu kendini. Kelebeğin bir günlük ömrü için kendini feda edecekti. Ama kelebeğin ihtiyacı bu değildi ki. Kelebek o kısacık ömrünü en güzel şekilde yaşayıp sonsuzluğa doğru uçmak istiyordu. Kelebek görülmek istiyordu. Saklandığı günlerin hatırına biri tarafından görülmeye ihtiyacı vardı. Ama Emily artık görülmüştü. Daha fazlasını isteyemezdi. Victor bunu hak etmiyordu. Victor onunla ölmek zorunda değildi. Onun Victoria’sı vardı. Dikenlerin arasında umutsuzca koklanmayı bekleyen masum Victoria...

Sancı

Aynanın karşısına geçmiş güzelliğini izlemekten kendini alıkoyamayan Lisa, tacını düzeltti. Annesine alması için yalvardığı elbisenin içinde çok naif hissediyordu. Pahalı olan bu elbiseyi aldırmak için bir yıldır yalvarıyordu. Modası geçmesine rağmen hâlâ çok pahalıydı ama modasının geçmesi hiçte umurunda değildi Lisa'nın. Bir eliyle eteğinin ucundan tutup kendi etrafında döndü ve kıkırdadı. Etrafında olup biten hiçbir şey umurunda değildi. Çünkü o an kimsenin, mutluluğunu bozamayacağı bir an yaşıyordu. Evin ikinci büyük ablası Marilda,Lisa'ya bir bakış attıktan sonra ablasına Luna'ya bakmaya devam etti. Sabahtan beri ablasının eteğinin dibinden ayrılmamıştı. Onun için derinden hüzün duyuyordu. Yaşları yakın olduğu için abla-kızkardeş ilişkisinden daha ziyade arkadaş gibilerdi. Birlikte büyüdük, birlikte yaşlanacağız sözünün gerçek olacağını düşünmüştü. Ama ölümden daha beter bir durumla karşılaşmış olmanın verdiği gerçeksi bir tokat ile sarsılmışlardı. Annesi ...

Cesaret Nedir?

 Çok da uzak olmayan bir zamanda arkadaşımla bir diziye başladık. Amerika ve Japon işgali içinde Kore halkının mücadelesini çok güzel anlatıyordu. Dram dizisiydi. Ağlanabilecek çok yer vardı. Ancak ben sadece bir yerinde hıçkırıklarımı tutamadım. Yan karakterin öleceğini hissettiği anda... Öyle korkusuz veya önemli bir karakter değildi. Diğerleri gibi kendini koruyamıyordu. Kötü bir ailenin zengin, şımarık çocuğu olarak biliniyordu. Belki de öyleydi. Komik ve cıvık şakalarıyla pek fazla sevilmiyordu. Ama dram dizisinde bile izleyicinin gülmesini sağlayan kişiydi kendisi. Sürekli sırıtırdı. Tabi ben o maskenin altında her acıyı hissediyordum.   Bir sahnede yaşlı bir adam öfkeyle su fırlattı bizimkinin yüzüne. Gülümsedi ve tek bir soru sordu: "Dedem miydi size zarar veren yoksa babam mı?" O an hissettiğim şeyi size nasıl anlatsam? Sevdiklerinin yaptığı bir hatayı telafi etmeye çalışmanın acısını bilir misiniz? Başkasının yükünü yüklenmenin ağrısını? Yaptığı doğru bir şey de...