Kayıtlar

Canavarlar: Lyle ve Erik Menendez Hikayesi

Öncelikle sevgilerimi ve saygılarımı sunarak başlamak istiyorum. Bu zamana kadar denemeler, hikayeler yazmıştım ancak ilk defa devam yazısı yazıyorum. Bu durum hoşuma gitmekle beraber ellerimin titremesine sebep oluyor. Çünkü ilhamdan ziyade bir amaç doğrultusunda ilerliyorum. Bu da kalemimi zayıflatabiliyor. İçimi size döktüğüme göre anne babalarını öldüren Menendez Kardeşler’in garip hikayesini tartışabiliriz.  Monsters: The Lyle and Erik Menendez Story (Canavarlar: Lyle ve Erik Menendez Hikayesi) Dahmer’in olayından tamamen farklıydı. İlk olarak Erik ve Lyle bir seri katil değildi. Cinayetten zevk aldıklarına dair bir kanıt yoktu. Bu yüzden “Canavar” olarak adlandırılan dizide ele alınmaları ne kadar doğru bilemiyorum.   Dizi ilginç bir şekilde başlıyor. Ailesinin ‘mafya’ tarafından öldürülmesinden aylar sonra 18 yaşındaki Erik terapistine bir itirafta bulunuyor. Katillerin kendileri olduğunu, tüfekle ailesini tanınmaz hale getirene kadar vurduklarını, bu sebeple uyuya...

Canavar: Jeffrey Dahmer Hikayesi

 Seri katil hikayelerine hep bir ilgim olmuştur. Onlara karşı sevgi beslediğimden falan değil, endişelenmeyin. Onlara olan merakım psikoloji alanını sevmemden kaynaklanıyor. Her psikolojik bozukluğa sahip insan seri katil olmasa da her seri katil bir psikolojik bozukluğa sahip oluyor. Ayrıca empati duyma gibi bir durumları olmadığı için onları bu hale getiren sebepleri araştırmak, analiz etmek bana çok şey katıyor. Hepsinin travmatik çocukluklar yaşadığını görmek de ayrı bir merak uyandıyor içimde. Ebeveynlerin ihmallerinin ne tür şeylere zemin hazırlayabileceğini daha net görüyorum diyelim.  Jeffrey Dahmer’ın hikayesini de az çok biliyordum. Röportajından sahneler ve sürekli gördüğüm gözlüğüyle anımsasam da araştırmaya gerek duymadım biriydi. 2023'te yayınlanan Monster serisinin ilk sezonunda yer aldığını gördüğümde de filmini izleme ihtiyacı hissetmedim. Ancak dizinin üçüncü sezonunda seneler önce araştırdığım bir katil olan Ed Gain’in anlatılacağını öğrendim. Bu sebeple ilk...

Köy Sobası

Köy deyince aklına ne geliyor?  İstanbul'da yaşayan biri olarak, köy benim için çocukluğumun yazı ile eşdeğerdir. Okul bittikten bir süre sonra valizler hazırlanır ve köy arabasına binilip türküler eşliğinde yaz tatiline giriş yapılır. Tatile gelen çocuklardan yaşıtını bulursan şanslısın. Bulamazsan, sana en yakın yaş grubuna yaranmaya çalışarak dahil olursun. Kur’an Kursu’nda her sene başlayıp bitiremediğin cüzü elinde harap edersin. Gitme denilen yere giderek, çıkma denilen yere çıkarak hem korkarsın hem heyecanlanırsın. Yaratıcılığını ortaya çıkararak eğlenmenin bir yolunu bulursun. Güneş ne kadar sıcaksa ay bir o kadar soğuktur. Gündüz sıcaktan kızaran kollarını gece yorganla örtersin. Hatta yazın sonuna doğru tutuşturulan sobanın başında oturarak ateşe atılmış bir kaç patatesin önüne gelmesini beklersin. Koşuşturmalı geçen günün ardından yorgun bir şekilde ateşin başında oturup yanan odunu izlemek garip bir huzur verir. Hayatın basit ama güzeldir.  Artık o yazlar kalmadı ...

ARMAN’I SEVMEK KOLAY, EJDERHAYI SEVEBİLECEK MİSİN?

  Bir adaya düşüyorsun. Tek başına yaşayan bir adam… Kibar, anlayışlı, yardımsever… Senin için elinden geleni yapıyor. Ne kadar güzel… İnsanın adadan ayrılası gelmiyor. Peki ya o nazik adam vahşi bir ejderhaya dönüşüyorsa? Tek derdi ölüm olan bir ejderhaya… Aynı sempatiyle yaklaşabilecek misin o adama? Aynı sevgiyle bakacak mısın? Bakmayacaksın… Ejderhanın korkusu uzaklaştıracak seni. Ve o nazik adamı içindeki ejderhayla yalnız bırakacaksın.   Zaten insanların yaptığı bu değil mi? İçimizdeki ejderhayla bizi yalnız bırakmak... Bizim de tek yapacağımız o ejderhayı gizlemek olur. Çünkü ejderhayı kimse sevmez. Kendimiz bile… Ve saklandıkça öfkesi artar ejderhanın. Yapacağımız tek şey kalır. Kendimizi bir adaya hapsetmek… Kimsenin yaklaşmaya cüret edemeyeceği ıssız bir adaya… Kendimizi koruruz dünyadan, dünyayı koruruz kendimizden. Ejderha bizi yakar. Kendi ateşimizde boğuluruz.  Ya biri dinleseydi?  Bizi sevenler ejderhayı da sevseydi?  Adaya kapanmak zorund...

Ben âşık oldum...

Resim
İzlediğim filmin etkisi ruh halime yakın olduğu için etkilendim. Sonra yağmur damlalarının çatıya dokunduğu her an çıkan şiddetli ama bir o kadar da nazik olmak için çabalayan sesine kulak verdim. Başımı örtmek için sağa sola bakınıp eşarbımı bulur bulmaz dışarıya fırladım. Havanın soğuk olmasından dolayı dış kapıyı kapatmıştım. Sanki umudun sesi olsa böyle hissettirir gibiydi. Hızlıca çektiğim kapı, yakın zamanda yağlandığı için hiçbir gıcırtı ses etmeden açıldı. Perdelerim kapalı olduğu için dışarının aydınlık olduğunu fark etmemiştim. Toprak kokusu içeriye daldı. Hızlı adımlarla terliklerimi giyip birkaç saniye içinde merdivenlere yöneldim. Hızlı hızlı sevgilime kavuşacakmışım hissi ile iniyordum. En son basamağa gelip çökene kadar indiğim yolu, kaç basamak merdiven indiğimi, kaç saniye sürdüğünü hiç bilmedim...kavuşmak kaç saniye sürmüştü. Yağmur damlaları cenin poziyona benzer bir halde durduğum için sadece üst bedenimi ıslatıyordu. Yağmur batıdan yağıyordu bu yüzden yağmur damlal...

Hayatın Zor Ancak Eksik Parçası

   Rastgele bir günün rastgele bir sabahıydı. Gitmesi gereken yere gidiyordu, sebebini sorgulamadan. Adımları düzenli, hareketleri dengeliydi. Öğrendiği şekilde yaşıyor, öğrendiği şekilde yürüyordu. Doğru yolda olduğunu bilmek ona yeterdi. Fazlasına gerek yoktu. Ona verilen görevi yerine getirirken ayağına bir şey takıldı. Bakmak istemedi, bakmaya gerek duymadı. Tam ilerleyecekken rengi gözüne çarptı. Kırmızıydı ancak daha önce hiç böyle bir kırmızı görmemişti. Merakla eline aldı. Sıcak ve yumuşaktı. Anlamlandıramadığı bir hisle anında geri fırlattı. Sebebini bilmiyordu ancak o nesneyi hem sevmiyor hem de tekrar eline almak istiyordu. Kafasını salladı ve yoluna devam etmek istedi. Yürümeye çabalasa da ayakları ilerlemiyordu. Bir süre düşündükten sonra tekrardan yere eğildi ve garip nesneyi eline alıp bir kere daha inceledi. Bırakamayacağını anlayınca hızlıca gömleğinin sol cebine koydu ve görevine doğru yola koyuldu. Cebinden yavaş yavaş ısı yayılmaya başladı. Çok geçmeden tü...

Basit Mucizeler

 Üsküdar sahili... Serin rüzgarıyla ve sıcak güneşiyle kafaları karıştıran Üsküdar sahili... Şehir hayatında pek fazla yüzyüze gelemediğimiz güneşin kendini rahatça sunduğu hatta hafif dalgalı denize yansıttığı simasıyla insanı mest ettiği Üsküdar sahili...  Denizin rahatlatıcı bir etkisi olduğu aşikar. Ancak Üsküdar'ın etkisi sadece denizle sınırlı değil. Büyüsü, rastgele banklarda oturan yüzlerce farklı türde aileden geliyor. Hatta çimenlere oturmuş gençlerden, yolda simit satan abiden, gölgede yatan mahmur kedilerden geliyor. Kulağını şarkıyla tıkayıp sadece gözlerinden verim alma yeri değil orası. Tüm sesleri dinleyip yeryüzünün uyumunu hissetme yeri. Yaşlısından çocuğuna her tür insanın mutluluğuna tanık olma yeri. İstanbul'un çok farklı bir duygusuna şahit olma yeri.  Okulum ve çevrem dolayısıyla sık sık uğrarım kendisine. Güneşin bir çok evresini deneyimleme şansına sahip olurum. Bazı anlar bıktığımı söylesem de adımımı attığım an aynı huzuru tekrar tekrar hissed...

Ölmesini Dilemek

 Koridorda bir aşağı bir yukarı turluyorum. Bazen nefessiz kalıyorum bazen de kalp atışlarım hızlanıyor. Sağımdan solumdan geçen insanların seslerini duyuyorum. Çok garip bakışlara maruz kaldığımı söylemek yanlış olmazdı sanırım. Kafamın içindeki sesler dışarıyı algılamamı engelliyor. Sadece birtakım uğultular bana eşlik ediyor gibi hissediyorum. İlaç kokusu boğazımı yakıyor. Kalabalık içinde tek ben varmışım gibi hissediyorum ama sanki etrafımda büyük bir kargaşanın ortasında kalmışım ve gelen geçen her insan çember halinde etrafımı sarmış gibi. Teyzemden çok uzaklaştığımı fark ederek tekrardan koridorun sonuna yöneldim. Adımlarım geri geri gidiyor. İlerlemeye çalıştığım her an sanki ruhum dört nala atın üstünde hızla uzaklaşıyor ters yöne doğru. Onu engellemek istemiyorum. İzleme camının önüne geldiğimde tüm duygularım kayboldu. Ölmesini dilemek ama ölecek diye korkmak arasındaki ikilem de ölmesini istediğim her an kendimden nefret ediyordum. Acı çekmesini istemiyordum. Gözlerind...

Sayounara

 Çok bunalmıştı. Artık nefes almakta zorluk çektiği için kendini bahçeye atmıştı. Bahçede dolaşmasının üzerinden kaç saat geçti fark etmedi. Ailesinin ısrarıyla şehrin piknik alanlarından birine getirilmişti. Gülüp eğlenmek onunda isteği miydi bilmiyordu. Şimdilik kendine izin vermesi gerektiğinin farkındaydı. Kendi içine çekilmeli ve iyileşmeyi beklemeliydi. Ailesi kamelyada otururken yürüyüşe çıkmaya karar verdi. Hareketlendiğini görünce annesinin nereye gidiyorsun diye sitem ettiğini duyunca neşeli bir ses ve gülümsemeyle aşağıdaki büyük ağacı merak ediyorum, merak etme hemen geleceğim dedi ve harekete geçti. Ailesinden biraz uzaklaşınca derin nefes alıp verdi. Gökyüzüne uzun bir bakış attı. İçi daralıyordu. Bu iç sıkıntısının yanı sıra piknik alanına geldiği andan beri onu izleyen kötü bir bakışında farkındaydı ve o kişiyi izleyen başka bir kişinin masum kalbi ve kıskançlığını da hissediyordu. Üzerinde düşünmek istemediği bir konuydu. Piknik alanında birçok kamelya vardı ama bu...

Sevmek Eylemi

Sevgi mi? Bunu hissetmek için ne yapmam gerekiyor. Söylediğin şartları anladığımı sanmıyorum. Birinin seni sevmesi mi? Neden bit insan, bir başka birini sevebilir ki. Sevmek demek bir başka birine muhtaç olmak demek mi? Ben daha önce kimsede böyle bir şey hissetmedim. Yani sevgi dediğin şey birinin varlığına duyulan ihtiyacın karşıladığı bir şey mi? Gerçekten bu dediklerin kafamı karıştırıyor. Sevdiğin insanı kalbinde hissedersin diyorsun ama ben orada koca bir boşluk hissediyorum. Çok derin bir lanet gibi. Bunu sana nasıl tarif edebilirim bilmiyorum. Ama tıpkı biri kalbimi sıkıp sıkıp bırakıyor gibi. Bazende uçurumun dibinde uzuvlarım parçalanmış ama hiçbir şey hissedemiyorum gibi. Bu benim birini sevemediğimi mi gösteriyor Luna. Benim bir kalbim yok mu? Kalbi olmadan dünyaya gelebilir mi bir insan. Ne dedin? Annem mi? Annemi durup dururken neden merak ettin anlamadım. Çok fazla hatırlamıyorum. Hatta onu hatırlayamıyorum. Aklımda koca bir boşluk. Hiçbir anı yok.  Onu hatırlamakta ...

Kaygı

 Gözlerimi kapattım sımsıkı. Etraftaki her şey yok oldu. Sesleri duymaz oldum, burnum koku almaz oldu, kalbim ses vermez oldu. Dokunduğum her şey manasını yitirdi. Yavaşça gözlerimi tekrar açtım. Yemyeşil bir orman vardı karşımda. Gökyüzünde kuşlar uçuyordu, sesleri kalbimi hızlandırdı. Kanat çırpışları yaşama hevesimi hatırlattı. Ormanın içinden sekerek bir ceylan geldi. Göz göze gelmemeye ve hareket etmemeye çalışarak ormanın içinde yürüyüşünü seyrettim. Kulaklarım onun bastığı yerden gelen çalı çırpı sesleri ile yaşama döndü, titredim. Sanki o, yere her bastığında toprağın kokusu yayılıyordu ormana. Etrafta hiç çiçek yoktu ama mis gibi amber kokuyordu her yer. Bir ağacın kavuğundan usulca başını çıkardı bir sincap. Ürkekliği kalbimdeki hisleri hatırlattı. Yavaş yavaş etraf karanlıklaşmaya başladı. Gözlerimi tekrar sımsıkı kapattım. Sesler, kokular, dokular her şey tekrardan karanlığa gömülmüştü. Kalbim sıkışıyordu. Nefes alamıyordum, soluğum kesilmişti. Gözlerimi açmak bile iste...

Cesaret Nedir?

 Çok da uzak olmayan bir zamanda arkadaşımla bir diziye başladık. Amerika ve Japon işgali içinde Kore halkının mücadelesini çok güzel anlatıyordu. Dram dizisiydi. Ağlanabilecek çok yer vardı. Ancak ben sadece bir yerinde hıçkırıklarımı tutamadım. Yan karakterin öleceğini hissettiği anda... Öyle korkusuz veya önemli bir karakter değildi. Diğerleri gibi kendini koruyamıyordu. Kötü bir ailenin zengin, şımarık çocuğu olarak biliniyordu. Belki de öyleydi. Komik ve cıvık şakalarıyla pek fazla sevilmiyordu. Ama dram dizisinde bile izleyicinin gülmesini sağlayan kişiydi kendisi. Sürekli sırıtırdı. Tabi ben o maskenin altında her acıyı hissediyordum.   Bir sahnede yaşlı bir adam öfkeyle su fırlattı bizimkinin yüzüne. Gülümsedi ve tek bir soru sordu: "Dedem miydi size zarar veren yoksa babam mı?" O an hissettiğim şeyi size nasıl anlatsam? Sevdiklerinin yaptığı bir hatayı telafi etmeye çalışmanın acısını bilir misiniz? Başkasının yükünü yüklenmenin ağrısını? Yaptığı doğru bir şey de...