Ana içeriğe atla

"Veronika Ölmek İstiyor"

 İnsan yaşam bilinci ve ölüm bilinci arasında araftadır. Ölümü bilmeden yaşamın tadını alamayız. Çünkü yaşamı, yaşanabilir kılan şey onun yok olacağını bilmektir. İnsanların dilinde her zaman şu cümle vardır:"Bir daha dünyaya gelmeyeceğiz nasıl olsa." Tuhaf olan tarafta budur. Bu düşüncenin doğru oluşu. Her ne kadar kabul etmesekte insanın görevleri ve yapması gereken işleri vardır. Bazen bir kalbe biz dokunuruz, bazen de o bizim kalbimize dokunur. Gerçekten yaşam bilincine ulaşmak için ölmek şarttır. Binlerce kez öldüğünüzün hayalini kurarsınız, ölümün geleceği o son nefesi düşünüp durursunuz ama bilmezsiniz ki bu düşünceler sizi adım adım yaşama yaklaştıracaktır. 

"Veronika ölmek istiyor" kitabından aldığım dersler vardı. Bunlardan biri insanlar durduk yere delirmezler. Yaşamak istedikleri yaşamın önüne engel koyulursa ve bu engel anne, baba,eş, çocuklar olursa kişi yaşam mücadelesi vermekten kaçmaya başlıyor. Yaşamak istediği hayat ile sevdiklerinin hayatının çelişmesinden değil, bu kaçış. Sorun sevdiklerinin bu hayata deli saçması gözüyle bakmasından kaynaklanıyor. Anlaşılmamasından, deli olarak görülmesinden kaynaklanıyor. Bir deli hastanesinin kapısının kilidi bile yok. Neden mi? Çünkü istedikleri hayatı hastanede bulan delilerin hasta ettikleri insanlar, bu dünyadan kaçmanın benliklerini reddetmek olduğunu biliyorlar ve bu hatayı bir kez daha yapmak istemiyorlar.

İkincisi ise hastaneye yeni gelen hastaların bir anda içerideki insanların hayatlarını değiştirebileceği düşüncesi bana çok mantıklı geldi. Çünkü hayatta her zaman karşılaşmak zorunda kaldığımız insanlar var. Bazen iyi hisler hissediyoruz, bazen kötü hisler yaşamak zorunda kalıyoruz. Yaşamın bilincini ölmek üzere olan birinden anlıyoruz. Hayatımızı sorgulamaya ne yapmak istediğimize karar veriyoruz. Kitabın 3 karakterini ele alarak gitmek istiyorum. Bundan sonrası spoiler içerebilir. 

Veronika, yaşamına son vermek için intihara kalkışmış bir genç kız. Hepsinin ortak noktası mutlu bir hayatlarının, iyi bir işlerinin ve ailesi tarafından sevilen insanlar olmasıdır. Ama yine de mutlu hayatları olmasına rağmen zevk alamayan insanlardır. Veronika, piyano çalmak istiyordu ama ailesi tarafından bu hayalini bastırmasına neden oldu. 

Eduard, sanatla iç içe olmanın, resim yapmanın onun yaşam sevinci olduğunu anlamıştı ama ailesinin düşünceleri yüzünden sanattan, aşkından uzak kalmak zorunda kalmıştı. 

Mari, insanlara yardım etmek istediği için savaşın olduğu yere gitmek istemişti ama yaşadığı hayatı geride bırakıp adım atma düşüncesi onu tamamıyla panik atağa mahkum etmişti.

Sonuç olarak bu 3 kişiyi birbiriyle tanıştıran Villette, hayatlarının dönüm noktası oldu. Sevgiyi,korkuyu,özlemi, yaşamı, nefreti, özgürlüğü yaşamalarına izin verdi. Dışarı çıkabilme(kaçma) cesaretini onlara bahşetti. Eduard'ın dediği gibi " Şimdi benim iradesiz bir adam olmamı nasıl istersiniz?" Villette'den kaçış iradelerini kabul etme savaşı ile sonlandı.


~AhsenH~

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ölü Gelin

 Victor kararsızdı. Hep olduğu gibi her şeyi birbirine karıştırmıştı. Bir yanda ölü gelin, bir yanda müstakbel gelin… Bir yanda müzikle anlaşabildiği Emily, diğer yanda gözleriyle âşık olduğu Victoria… Victoria taze bir çiçekti. Güzelliğiyle, masumiyetiyle dikenlerin arasında bir güldü. Emily ise ansızın hayatına girip güzelleştiren bir kelebek…  Victor başta istememişti Emily’yi. Bir anda konmuştu omzuna. Ama onun müziğini, kalbini görmüştü. İşlerin karışmasıyla kelebeğe doğru giderken buldu kendini. Kelebeğin bir günlük ömrü için kendini feda edecekti. Ama kelebeğin ihtiyacı bu değildi ki. Kelebek o kısacık ömrünü en güzel şekilde yaşayıp sonsuzluğa doğru uçmak istiyordu. Kelebek görülmek istiyordu. Saklandığı günlerin hatırına biri tarafından görülmeye ihtiyacı vardı. Ama Emily artık görülmüştü. Daha fazlasını isteyemezdi. Victor bunu hak etmiyordu. Victor onunla ölmek zorunda değildi. Onun Victoria’sı vardı. Dikenlerin arasında umutsuzca koklanmayı bekleyen masum Victoria...

Sancı

Aynanın karşısına geçmiş güzelliğini izlemekten kendini alıkoyamayan Lisa, tacını düzeltti. Annesine alması için yalvardığı elbisenin içinde çok naif hissediyordu. Pahalı olan bu elbiseyi aldırmak için bir yıldır yalvarıyordu. Modası geçmesine rağmen hâlâ çok pahalıydı ama modasının geçmesi hiçte umurunda değildi Lisa'nın. Bir eliyle eteğinin ucundan tutup kendi etrafında döndü ve kıkırdadı. Etrafında olup biten hiçbir şey umurunda değildi. Çünkü o an kimsenin, mutluluğunu bozamayacağı bir an yaşıyordu. Evin ikinci büyük ablası Marilda,Lisa'ya bir bakış attıktan sonra ablasına Luna'ya bakmaya devam etti. Sabahtan beri ablasının eteğinin dibinden ayrılmamıştı. Onun için derinden hüzün duyuyordu. Yaşları yakın olduğu için abla-kızkardeş ilişkisinden daha ziyade arkadaş gibilerdi. Birlikte büyüdük, birlikte yaşlanacağız sözünün gerçek olacağını düşünmüştü. Ama ölümden daha beter bir durumla karşılaşmış olmanın verdiği gerçeksi bir tokat ile sarsılmışlardı. Annesi ...

Cesaret Nedir?

 Çok da uzak olmayan bir zamanda arkadaşımla bir diziye başladık. Amerika ve Japon işgali içinde Kore halkının mücadelesini çok güzel anlatıyordu. Dram dizisiydi. Ağlanabilecek çok yer vardı. Ancak ben sadece bir yerinde hıçkırıklarımı tutamadım. Yan karakterin öleceğini hissettiği anda... Öyle korkusuz veya önemli bir karakter değildi. Diğerleri gibi kendini koruyamıyordu. Kötü bir ailenin zengin, şımarık çocuğu olarak biliniyordu. Belki de öyleydi. Komik ve cıvık şakalarıyla pek fazla sevilmiyordu. Ama dram dizisinde bile izleyicinin gülmesini sağlayan kişiydi kendisi. Sürekli sırıtırdı. Tabi ben o maskenin altında her acıyı hissediyordum.   Bir sahnede yaşlı bir adam öfkeyle su fırlattı bizimkinin yüzüne. Gülümsedi ve tek bir soru sordu: "Dedem miydi size zarar veren yoksa babam mı?" O an hissettiğim şeyi size nasıl anlatsam? Sevdiklerinin yaptığı bir hatayı telafi etmeye çalışmanın acısını bilir misiniz? Başkasının yükünü yüklenmenin ağrısını? Yaptığı doğru bir şey de...